KİMLİĞİM KİMİ TAŞIYOR?

Zilan Berfin DOĞAN

Benim öğrenmek zorunda kaldığım bırakış, alıştığımız türden değildi. Bir alışkanlığı, bir günahı ya da bir ilişkiyi bırakmak değil; insanların benim hakkımda ne düşündüğünden korkmayı bırakmaktı.

 Bu mesele benim için yeni değildi. Mesleğim, herkesin içten bir onayla baktığı bir meslek olmadı hiçbir zaman. Görünüşüm de öyle. Türkiye’de yaşarken bunun kültürel karşılığını yıllarca deneyimledim. Ama birkaç yıldır Türkiye’de yaşamıyor olmam, bu yargıları hayatımda daha “yönetilebilir” bir yere taşımıştı.

Bir yere ait hissetmek ise benim için her zaman zor olmuş, hiçbir zaman ‘gerçek bir aitlik’ hissetmemiştim. Ta ki iman edip; bir bedene, kiliseye bağlanana kadar…

Bu kez yargı bambaşka bir yerden geldi. Artık mesele görünüşüm ya da mesleğim değildi; imanım ve hizmetimdi.

Vaftiz olacağım güne dek ne kadar çok dua ettiğimi hatırlıyorum. Bedenimin görünüşüyle, hayatımın en temel parçalarıyla kafayı bozmuştum. Yıllardır hevesle yaptığım iş, bir anda bana en çok acı veren işkence yöntemi gibi gelmeye başlamıştı.

Dua ediyordum: “Tanrım, lütfen beni temiz kıl! Tanrım, artık bunu yapmak istemiyorum. Beni yönlendir.”

Oysa bu benim için sadece bir iş değildi. Yıllarca emek verdiğim, severek yaptığım, ilerlemek için çabaladığım bir alandı. Ama iman yolculuğum başladığında, içimdeki heves sanki sessizce çekilip alınmış gibiydi.

İlk başta bunu “Tanrı beni dönüştürüyor” sandım. Bazı arzularımın sönmesini, isteğimin kırılmasını, hevesimin azalmasını… Hatta bir noktada, hayatımı “temizlemek” için Tanrı’yla görünmez bir pazarlığa girdim. Sanki bazı yönlerim eksilirse, daha kabul edilebilir olacaktım. Sanki bir gün “tamam, artık oldun” denecekti.

Ama işlerim hevesimle birlikte düşmeye başladı. Daha az çalıştım. Borçlandım. Ardı arkası kesilmeyen zor senaryolar yaşadım. Ve üstelik Tanrı’dan net bir yönlendirme de almıyordum.

O noktada içimde bir soru belirdi ve artık susmadı: Benden bu isteği gerçekten Tanrı mı almıştı, yoksa insanların yargısı mı? Başkalarının ne düşüneceğinden duyduğum korku mu?

İşte tam burada, Kutsal Kitap’ın hem acıtan hem özgürleştiren gerçeğiyle yüzleştim: Kimliğimizin temeli başkalarının kanaati olamaz. Çünkü insan kanaati su gibidir. Bugün alkışlar, yarın susar. Bugün “iyi” der, yarın “yetersiz.” Bugün sever, yarın mesafe koyar. İnsan onayı böyle çalışır: Rahatlık verir, ama büyütmez. Çünkü o rahatlık Tanrı’nın huzuru değil; yalnızca “sorun çıkmadı” hissidir. Ve “sorun çıkmadı” hissi çoğu zaman “doğruyu yaşadım” demek değildir; sadece “göze battım mı?” kontrolüdür.

Benim için en sarsıcı fark ediş şuydu: Ruhsal olgunluğa karşı direnen şey, açıkça “günah” diye etiketleyebileceğim bir şey değildi. Daha sinsi bir şeydi: Onay ihtiyacı.

Değerimi ve yeterliliğimi başkalarının gözünde arıyordum. Yeterince imanlı olduğumu birilerinin söylemesine, yeterince iyi bir Hristiyan, yeterince iyi bir Tanrı kadını, yeterince iyi bir hizmetkâr olduğumu duymaya ihtiyaç duyuyordum.

Ve fark etmeden şunu yaptım: Tanrı’ya bakmam gereken yerde insanlara bakarak yürüdüm. Pusulam Mesih olmaktan çıkmış, bakışlara dönmüştü. Bu noktada kendime şu soruyu sormak zorunda kaldım: Benim iyiliğim neye dayanıyor?

Eğer iyiliğim; birilerinin beni yeterince imanlı bulmasına, yeterince doğru yolda gördüğünü hissettirmesine bağlıysa, o zaman ben hâlâ başkasının terazisindeyim demektir.

Bu yüzden Elçi Petrus’u düşünmeden edemiyorum. Petrus, İsa’nın kim olduğunu biliyordu; Mesih’i tanıyordu. Ama bu bilgi, insanların tepkisinden özgür kılacak kadar derine kök salmamıştı. Ve inkâr etti.

Demek ki bazen sorun inanmamak değil; inancın henüz kimlik haline gelmemiş olmasıdır.

Kutsal Kitap’ta bu hikâyeyi tekrar tekrar görürüz. İnsanlar Tanrı’yı sever, Tanrı’ya inanır, Tanrı’yı tanır. Ama bir an gelir; kalabalığın tepkisi, Tanrı’nın çağrısından daha ağır basar.

İbrahim korktuğu için Sara ile ilgili yalan söyledi. Ruben, kardeşlerinin ne düşüneceğinden korktuğu için Yusuf’u koruyamadı. Harun, halkın baskısına boyun eğdi. Timoteos, insanlara bakma eğilimi yüzünden neredeyse Efes Kilisesi’ni kaybediyordu.

Her seferinde bedel ağırdı. Çünkü kök salamayan, rüzgârda eğilir.

Benim de kimliğim, sandığım kadar derine kök salmamıştı. Reddedilme korkusuna karşı duramıyordum. Ve benim için “bırakmak” tam burada başladı: İnsanların fikrine göre kendimi ayarlamayı bırakmak.

Çünkü onay ihtiyacını kırmadan büyüyemiyoruz. Ruhsal olgunluk çoğu zaman daha çok bilmek değil; daha az kanıtlamaya çalışmak.

Tanrı’nın bizim için tasarladığı gelecekle aramızdaki engeller, çoğu zaman dışarıdan kaynaklı değildir. İçeride, küçük ama ısrarlı korkulardan örülür: Yanlış anlaşılma korkusu, kabul edilmeme korkusu, sevilmeme korkusu…

Ve hepsi aynı soruya çıkar: Kimliğimi kim taşıyor?

Müjde yalnızca “Tanrı beni affetti” demek değildir. Müjde aynı zamanda şudur: Benim değerim performansımın toplamı değildir, insanların kanaatinden üretilmiş bir şey değildir, benim değerim, Tanrı’nın sevgisinin bir sonucudur.

Tanrı beni sevdiği için sevilmeye değerim. Tanrı beni çağırdığı için yürümeye değerim. Tanrı beni Mesih’te yeni kıldığı için, artık kanıtlamaya mecbur değilim.

Belki de asıl bırakış budur: “Sürekli nasıl görünüyorum?” sorusunu, “Tanrı bugün bende ne büyütüyor?” sorusuna dönüştürmek.

Çünkü Tanrı’nın huzuru, insanların onayından daha sessizdir. Ama daha gerçektir. Ve o gerçek huzur geldiğinde, insan fikri hâlâ oradadır; sadece artık direksiyonda değildir.